Kültür, Irk ve Göç Üzerine

 

Ulus kavramı gerçekten biyolojik midir?

Şayet biyolojikse Amerika'da doğmuş bir Türk, Türkiye Türkü kadar Türk müdür?

Değilse Türkiye'de doğan Suriyeli Türk müdür?

 

Bu soruları uzun yıllardır sormaya, tartışmaya devam ediyoruz. Bilhassa da Arap Baharı'nın etkisiyle batıya yönlenen göç dalgası sonrası Avrupa'da ve bu göç güzergahı boyunca bu tartışmalar yeniden alevlendi. 2. Dünya Savaşı sonrasında dünyada hor görülen milliyetçilik akımları yerini globalleşmeye ve daha büyük anlatılar etrafında toplanan vatandaşlık kavramına odaklanmaya çalışırken bir asır bile geçmeden yeniden milliyetçiliğin esir aldığı bir gündem var karşımızda. Amerika, Avrupa, Çin ve güzide memleketimiz Türkiye. Hepsi bu tartışmaların giderek gündemi işgal edişini izlemekte.

 

Avrupa'nın oluşturmaya çalıştığı hiper devlet Avrupa Birliği kendi içinde yeniden otonomlaşmaya ve ayrışmaya başladı. Birleşik Krallık'ın birlikten ayrılmasıyla irili ufaklı bir çok devlet bunu konuştu. İtalya'nın başına milliyetçi bir lider geldi. Fransa geçmişiyle barışmak için Afrikalılara vatandaşlık verdi, toplum buna ses yükseltti ve onları istemedi. Paris sokaklarında demografi bozuldu. AB'den ayrılan BK göçmen iş gücünün yerine İngiliz nüfusu koymak isterken Avrupa dışından gelen göçmenler sokakları doldurdu. Londra'da milliyetçilik yeniden baş gösterdi.

 

Arap Baharı'ndan sonra gelecek göçmen nüfusun milliyetçiliği tetiklemesinden korkan AB, Türkiye ile anlaşarak özellikle Suriyeli göçmenleri Türkiye'ye yerleştirdi. Türkiye'de göçmen karşıtlığı millyetçiliği tetikledi. Ancak bu önlem Avrupa'yı beklediği kadar korumadı. Belki de bu önlemi almasalar çoktan dağılırlardı.

 

Bu hikayeyi son 10-15 yıldır hepimiz an be an izliyoruz ve çok net ki bu milliyetçilik konusu önümüzdeki en az yarım asırı yeniden meşgul edecek. Peki milliyetçilik yükselirken bunu kınayan, eleştiren cepheler hiç mi yok? Tabii ki var. Örneğin İspanya-Fransa milli takımlarını kıyaslayan eski İspanya Başbakanı Mariano Rajoy, Fransız takımının daha üstün olmasına rağmen neredeyse hiç Fransız oyuncu barındırmadığını söylerken mevcut İspanya Başbakanı Sanchez ise milliyetin sadece ırka ve doğum yerine bağlı olmadığını aidiyet duygusunun farklı bir kavram olduğunu söyledi.

 

Milliyetçilik aslında epeydir ırk kavramını aşmış durumda. Herkes artık saf kan bir ırk olmadığının ve olamayacağının ayırdında. Bazı durumlarda din-millet eşleşmesi ile kendine meşru bir zemin arayan milliyetçiliğin muhtemelen en genel kabul görmüş tabanı dil birliği üzerinden ilerlemekte. Yani senin saç, göz ve ten rengin nolursa olsun ana dilin kültürünü ve milletini belirler. Ancak bu durumda özellikle artık sıradanlaşmış diaspora topluluklarını göz önüne aldığımızda yeterli değil. Birkaç gün önce Suriye'ye kesin dönüş yapmış bir ailenin Türkiye doğumlu çocuğunun çekmiş olduğu video gündemi meşgul etmekteydi. Çocuk Suriyeli bir ailenin çocuğu ama Türkiye'de doğup büyümüş. İlk okula burada başlamış. Bugün ise Suriye'de öğrenim görüyor. Çocuğun Türkçesi, Türkiye'de doğup büyümüş pek çok Türk'ten çok daha iyi durumda. Sadece aksan değil, kelime dağarcığı, dil bilgisi, tonlaması. Ancak bu çocuğun ailesi Suriyeli. Şimdi bu çocuk iyi seviyede Türkçe biliyor diye kültürel olarak da gerçekten Türk mü?

 

Okulda eğitim sisteminin ve düşünce yapısının Türkiye'den çok farklı olduğunu ve uyum sağlamakta güçlük çektiğini ifade ediyor. Suriyeli bir ailenin çocuğu bu kadar farklı bir bilişsel disiplin ile nasıl yetişti?

 

Bana sorarsanız bir kişinin ….'lı olabilmesi sadece dil ve doğum ile mümkün değil. O memlekette doğan 3. nesil ile oralı olunur ve doğduğunuz mahalle, bölge de oralı olmak zorunda. Frankfurt'ta bir Türk mahallesinde doğan 3. nesil Türk, Alman olamaz. Alamancı dediğimiz ara kültürün taşıyıcısı olur.

 

Bugün Türk Soylu dediğimiz pek çok Türkmen, Kazak ve Özbek Türkiye'ye çalışmak için gelmektedir. Diğer göçmenlere göre daha uyumlu, sakin ve çalışkan olduğunu söylenen bu Türk Soylu göçmenlerin topluluk kurup örgütlenmemelerinden ötürü daha mülayim olduğunu düşünmek yanlış olmayacaktır. Çünkü bir Afgan kadar agresif ve tutucu olmasalarda Türkiye Türklerine nazaran daha tutucu yapıları olduğu bir gerçektir. Ayrıca istihdam alanında pek çok ara mesleği icra etselerde sigortasız, kaçak ve ucuza çalışmaları dolayısıyla ya Türkiye Türklerinin çok masraflı, egolu olduğunu düşündürtüyor ya da ucuz oldukları için tercih edilen iş gücü olarak Türkiye Türkü istihdamını düşürüyorlar.

 

Bu Türk Soylu göçmenler, inşaat, hizmet, temizlik ve evde bakım gibi alanlarda sıklıkla çalışmaktalar. Ortalama bir Türk bakıcı kadının yarı fiyatına çalışan, sigortasız, barakalarda kalarak karın tokluğuna asgari ücretin altında çalışan ameleler de demografiyi tehlikeye atmıyor, vatandaşımızın adil ücretlerle çalışma arzusuna zarar vermiyor mu?

 

Göçmenler hiçbir zaman tek başına sorun veya mevcut problemlerin kaynağı değildir. Bilakis toplumu çeşitlendirir, bazen şişen egolarımıza ket vurur, bize yenilikler ve farklılıklar getirirler. Farklı bakış açıları, teknikler vb. ancak her zaman kontrolsüz güç risk teşkil etmeye ve mevcut düzeni bozmaya devam eder. Yerli iş verenlerin ucuza eleman çalıştırma arzusu ile artan iştahları göçmenlerin yerel kültüre ayak uydurmak yerine kendi kapalı komünlerini oluşturup yerli kültüre aykırı kültürlerini normalleştirmeleri (taciz, çocuk evliliği, yasaklı gıdaların tüketimi, çevreyi kirletme, hırsızlık ve kanunsuzluk gibi) ve hepsinden beteri yerli kültürün kendi günahlarına bir günah keçisi olarak onları seçmesi.

 

Çünkü bir sorunun köküne inmektense onu başka birine mâl edip sorumluluktan kaçmak yarayı kangren ederek normlaştırır ve yanlış çözümlerle sahte umut ve doğal olarak bundan beslenecek politikalar üretir.

Yorumlar

Popüler Yayınlar